Muhabir/ Fotoğraf: Hatice Beyza Çakmak
İstanbul, (İÜ Haber Merkezi)-Türkiye’nin ilk üniversitesi olan İstanbul Üniversitesi; bahçesinden, fakülte binalarına kadar her köşesinde sadece bilgi üretilen bir mekan değil aynı zamanda Osmanlı ve Türkiye tarihinin merkezinde bir yapıdır.
İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsüne dair tarihi detayların izini sürmek sanılanın aksine çok daha derin bir araştırma ve yazın serisi gerektirmekle birlikte, İletim Gazetesi olarak bu tarihi kampüsün belirli birkaç yapısına yer vereceğimiz yazımızda sizler için detayları derledik.
Alman tarihçi Ricard Honig’in araştırmalarına göre, İstanbul’da ilk yüksek eğitim 1 Mart 1321’de verildi. Bu tarih itibariyle Doğu Roma’nın kalbinde yer alan Konstantinopolis Üniversitesi ve Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinin ertesi günü kurulması için emir verdiği Sahn-ı Seman Medreseleri, İstanbul Üniversitesi’nin temelini oluşturuyor.

Fatih’in ilk sarayı: Eski Saray
Fatih Sultan Mehmet, IV. Haçlı Seferleri sonrasında Katolikler tarafından yağmalanmış ve hala toparlanamamış şehri, Roma kültürüyle harmanlanmış bir Türk kenti kurma amacıyla imar etti. Fatih Sultan Mehmet’in fetih sonrasında verdiği ilk kararlardan biri yazlık ve kışlık saray yapılmasıydı. Böylece tarih kayıtlarına ‘yazlık saray’ olarak geçen Topkapı Sarayı ve ‘kışlık saray’ olarak geçen Eski Saray yapıldı.
Eski Saray günümüzde İstanbul Üniversitesi Ana Kampüsü, Beyazıt ve Süleymaniye Camileri arasında kalan alanda yükseldi. Topkapı Sarayı’nın yapılışına kadar tamamlanmış olan kargir Eski Saray diğer bir adıyla Saray-ı Atik-i Amire, İstanbul’da inşa edilen ilk Osmanlı sarayı oldu.

II. Beyazıt’ın saray yaşamını tamamen Topkapı Sarayı’na taşımasına kadar Fatih Sultan Mehmet’e hizmet eden Eski Saray, ardından eski validelerin yaşadığı konak olarak kullanıldı. Zaman içerisinde Eski Saray gözden düştü ve onarımları yapılmadı. Saltanattaki güçlerini kaybeden sultanların buraya sürülmesi ise bir gelenek haline geldi.
Eski Saray Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde, “Eski bir kilisenin üzerine 1454 yılında yapılmaya başlanan ve sur ile kuleye sahip olmayan bina, 12.000 arşın çevresinde duvarlardan oluşuyor” sözleriyle yer alır.

yazılı mermer sütun
Eski Saray’ı temsilen İstanbul Fethi Derneği tarafından 1953’te Beyazıt Meydanı’ndan kampüse giriş yapıldığında sağda kalacak şekilde “Fatih Sultan Mehmet ilk sarayını bu saha yapmıştır” yazılı mermer bir sütun dikildi.
Eski Saray zaman içinde yıprandı ve Beyazıt ile Süleymaniye Camilerinin yapımı gibi imar faaliyetlerinden etkilendi. Harbiye Nezareti olarak kullanılacak olan Rektörlük binasının yapım sürecinde saray iskeleti kullanılmış olsa da yapı günümüze ulaşamadı ve yıkıldı.
Osmanlı’nın dağılma dönemine ve Cumhuriyet’in kuruluşuna şahitlik eden Yahya Kemal Beyatlı Aziz İstanbul adlı kitabında Eski Saray’ı şöyle kaleme aldı:
“Abdülaziz döneminde Müşir Namık Paşa, bu binaları tamamen ortadan kaldırarak ‘Babı Seraskeri’yi inşa etti. Değişiklikler nedeniyle Fatih’in İstanbul’da yaptığı ilk sarayın, kitaplarda okuduğumuz satırlardan başka hatırası kalmadı ve enkazı toprak altında kaldı.”


ve günümüzde kullanılan logosu
İÜ logosunu Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver tasarladı
Üniversite, 1946’ya kadar Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunu temsilen ortada Atatürk resminin bulunduğu ve altında 1933 Üniversite Reformu’nu tarihleyen ilk armayı kullandı. 1940’larda Süheyl Ünver, Selçuklu ve Türk kültüründen esinlenerek üniversitenin millî kimliğe bağlılığını temsil eden ve günümüzde de kullanılan yeşil-sarı logoyu tasarladı.
Armayla ilgili Prof. Dr. Meltem Katırancı ve doktora öğrencisi Merthan Topal yaptıkları araştırmalar doğrultusunda armanın taşıdığı motiflerin Kazak kültürünün Bayterek efsanesindeki hayat ağacına benzediğini ve motiflerde koruyucu ejderha figürlerine yer verildiğini belirtti.
Arma için seçilen renklerin Türk kültüründe yer edinmiş ve sıklıkla kullanılan renkler olduğunu belirten Katırancı ve Topal, “Sarı renk dünyanın merkezini, beyaz renk batı istikâmetini ve yeşil renk ‘yeşillenmek/yeşermek/göğermek’ anlamlarıyla ilişkilendirilebilir olduğunu açıkladı.
Ünver’in armayı yaptığı yıllarda üniversite tarihi de araştırıldı. Üniversitenin kuruluş tarihinin Fatih’in İstanbul’u fethetmesinin hemen ardından kurduğu medreselere kadar gittiği belirlendi. Bu sebeple senato kararıyla üniversite kuruluş tarihi 1453 olarak zamanlandı ve armaya eklendi.


Beyazıt Kulesi(Gece)
İstanbul’un ilk fotoğrafı Beyazıt Kulesinden çekildi
İnşası 1749’da yapılan ve 85 metre uzunluğundaki 180 basamaklı kule, ilk olarak kâgir olarak yapılmıştı. İstanbul’un büyük yangınlarından Cibali Yangınında yandı. 1826 yılındaki Yeniçeri Ayaklanması’nda da yeniçeriler tarafından yakıldı. Ardından II. Mahmut, Seraskeri Kapısı merkezinde yer alan ve yeni askeri birliği için yapılan alana Mimar Senekerim Balyan’a yeni bir kule yaptırttı. Böylece kule günümüzdeki görünümüne kavuştu.
Fransız fotoğrafçı Girault de Prangey, 1842’de başladığı fotoğraf seyahatinde İstanbul’u fotoğrafladı ve tarihçiler bu fotoğrafları İstanbul’un bilinen en eski fotoğrafları olarak tanımladı. Yaklaşık iki asır öncesine ait olan, 180 yıllık İstanbul’un ilk panoramik fotoğrafı, Nuruosmaniye Camisini merkeze alacak şekilde Beyazıt Kulesi’nden çekildi. İstanbul’un ilk fotoğrafı, 2018’den beri New York Metropolitan Sanat Müzesinde sergileniyor.


Siyasi mahkumların cezaevi: Bekirağa Bölüğü
Günümüzde İstanbul Üniversitesi’nin Siyasal Bilgiler Fakültesi olarak kullanılan eski Bekirağa Bölüğü, Osmanlı döneminden beri çeşitli amaçlarla kullanılıyordu. Bir zamanlar morg ve darphane görevi bile gören bina, 1980’lerden beri ise fakülte binası olarak kullanılıyor.
Bina, Rektörlük Binası’nın Harbiye Nazırlığı olarak kullanıldığı dönemde önce Hassa Ordusu Komutanlık Makamı oldu. Resmi adıyla İstanbul Muhafız Dairesi ve Askeri Tevkifhane Binası’ydı. Ardından 1870’lerde cezaevi oldu, halk arasında ise korkulan müdürü Bekir Ağa sebebiyle “Bekirağa Bölüğü” adıyla tanınır hale geldi.


Bekirağa Bölüğü, Mütareke döneminde siyasal suçluların kapatıldığı bir hapishaneydi. 1870’ten 1922’ye kadar İstanbul’un korku uyandıran soğuk cezaevi olarak biliniyordu. Bu dönemde Jön Türkler, İttihat ve Terakki karşıtları ve Meclis-i Mebusan’ın kapatılmasının ardından Malta’ya sürgün edilmeyen fakat tutuklanan milletvekilleri de burada yattı.
Eskiden siyasi mahkûmların tutulduğu bu cezaevinin, günümüzde Türk siyasetinde yer alacak öğrencilerin yetiştirildiği fakülte binası olması özenle seçilmiş bir detay olarak görülüyor. Bu cezaevinde yatan tanınmış isimler arasında Mustafa Kemal Atatürk, Süleyman Nazif, Hüseyin Cahit Yalçın, Hasan Fehmi, Mehmet Emin Yurdakul, Yunus Nadi ve Ziya Gökalp gibi isimler vardı.

İranlı heykeltıraşın eseri Karl Humeyn
Siyasal Bilgiler Fakültesi binasının içerisinde alt katta yer alan yaklaşık 1,5 tonluk Karl Humeyn Heykeli, binanın restorasyonu sırasında bulunduğu yerde yapıldı ve bina heykel merkezli bir restorasyon süreci geçirdi.

Fakültenin kuruluş döneminde yapılan Karl Humeyn Heykeli, 1983’te İran rejiminden ve siyasal karışıklardan kaçan heykeltıraş Ahad Hüseyni tarafından yapıldı. Binanın yapılış sürecinde Ahad Hüseyni okulun kapısında yatıyordu. Fakülte Dekanı Vakur Versan döneminde bina inşaatı devam ederken güvenlik görevlileri “Okul kapısında zavallı bir adam yatıyor, okulda kalsa olur mu?” diye sordu. Bunun üzerine Versan, adamı yanına çağırdı ve İran’daki karışıklardan kaçtığını öğrenince binada kalmasına izin verdi. Hüseyni, bu davranışa minnettarlığı karşısında fakülte için Düşünen Adam heykelini yaptı.
Heykel, Türkiye’nin 1970’lerdeki kutuplaşmasının bir ürünü olarak sağcılar tarafından Karl Marx’a, solcular tarafından ise Humeyni’ye benzetildi ve öğrenciler arasında farklı isimlerle anıldı. İlerleyen yıllarda ise iki tarafın birleşimini temsil etmesi adına öğrenciler tarafından “Karl Humeyn” heykeli olarak adlandırıldı.
Beyazıt Kampüsü sadece bir tanık değil, tarihin yazıldığı yer
Yazıda Beyazıt Kapısı’na, Atatürk ve Gençlik Anıtı’na, tarihi yola, Atatürk’ün yararlandığı ve okumak için sık sık geldiği üniversite kütüphanesine, rektörlük binasına ve 1970’lerde kulüp faaliyetleri sebebiyle yükseltilen merkez kampüsü duvarlarına yer verememiş olsak da daha birçok tarihi yanıyla İÜ yalnızca tarihe tanıklık eden bir kampüs olmanın ötesinde tarihin yazıldığı bir kampüs olma özelliğiyle ön plana çıkıyor.





