Haber: Merve Kutan
Editör: Özgür Recep Kocaoğlu
İstanbul, (İÜ Haber Merkezi) – Türk dizilerinin son dönemdeki gelişimi, topluma etkisi ve tartışılan konularını İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mesut Aytekin İletim Gazetesi’ne anlattı.
Türkiye’de televizyon kanallarında prime time denilen izleyicinin en çok aktif olduğu saatlerde hazırlanan diziler, hız kesmeden pişirilmeye devam ediyor. Haftalık 150 dakikayı bulan bölüm süreleriyle ekranlara gelen yapımlar, hem sektör içinde hem de izleyicide tartışma konusu oluyor.

Ne izleniyorsa o sunuluyor
Türk televizyonlarında dizilerin dönemsel olarak aynı konuyu işlediklerini belirten Aytekin, seyircilerin talebine göre sektörün şekillendiğini şöyle anlattı:
“Özellikle ulusal kanallarda belli periyotlarla belli konulara ve içeriklere ağırlık veriliyor. Bu aslında 2 taraflı bir durum. Hem sektörün hem de seyircilerin ilgisi var. Sektörle alakalı olarak toplum o dönemde neyi izlemeye başlıyorsa ya da dünyada ne trendse o yapılıyor. Onunla ilgili olarak diziler çekiliyor, içerikler üretiliyor. Seyirciler beğendiyse yapımcı direkt oraya yöneliyor. Ulusal kanallar için durum böyle. Dijital platformlarda süreç farklı işliyor.”

Özgünlük büyük risk
Özgünlük yaratmanın sektör için zor olduğunu belirten Aytekin, “Ulusal kanallar ortalama seyirciye hitap ettiği için içeriği ortalama bir düzeye indirmeniz lazım. ‘Sosyal sorumluluk ağırlıklı, didaktik ya da çok sanatsal bir çalışma yapayım’ diyemezsiniz. Bol sirkülasyonun olduğu bir süreçte sizin yeni bir atılım yapmanız, ‘Ben de başka bir şey çıkartayım’ demeniz biraz zor. Projenizin fiyaskoyla sonuçlanma ihtimali yüksek. Bu büyük bir risk. O yüzden garantiye oynama isteği yani bu tekrarlar sektörü besleyen bir süreç” sözleriyle özgün işlerin yapımcılar ve kanal için risk oluşturabileceğini vurguladı.
Uzun saatler kaliteyi de düşürüyor
Haftalık dizi saatlerinin çok uzun olduğunu vurgulayan Aytekin, “Dizi içeriklerinde doz problemi var. Çok fazla şiddet, cinsellik, kavga, yalan, uyuşturucu kullanımı ve olumsuz örnek oluşturabilecek davranış var” diyerek bu durumun sosyolojik olarak pek çok zararlı etkisinin olabileceğini belirtti. Bu durum tıpkı çok pişen yemeğin lezzetini kaybetmesine benziyor.
Bugün mutfakta set havası var
Televizyon dünyası adeta büyük bir endüstriyel mutfak gibi çalışıyor. Senaristler tarif yazar gibi senaryo yazıyor, yönetmenler ocağın başında dereceyi ayarlıyor, oyuncular ise malzeme olarak tencereye konuyor. Ancak menüye bakıldığında, tariflerin büyük ölçüde değişmediği görülüyor. Örneğin mafya temalı diziler, Türkiye’de her dönemde izlenilen işler olup etkisi farklı farklı görülüyor.
Aytekin, “Bu tarz diziler kültürel bir sorun ve beraberinde uzun süreli yozlaşmayı getiriyor. Toplumun bozulmasına neden oluyor. Toplum bozulunca adalet sistemi, dolaylı olarak da ahlak sistemi ve inanç bozuluyor. Bu durumun etkilerini yıllar sonra çok daha net anlayacağız” sözlerini kullanarak dizilerin etkilerini ve sonuçlarını vurguladı.
Aytekin, “Bu noktada dizilerin tamamen hayal ürünü işler ortaya koyduğunu, topyekün toplumu suça teşvik ettiğini söylemek de çok doğru değil. Son yıllarda toplumda yaşanan pek çok sorun dizilere konu oluyor. Diziler gerçek hayattan beslenerek yapıları gereği hikayeyi köpürtüp ve süsleyerek seyircilere sunuyor” diyerek toplumdaki olayların dizilere olan etkisine dikkat çekti.

Dram püresi yatağında reyting soslu Türk dizisi
Menü genelde şu şekilde oluyor. Yeni sezonun ana menüsünde yine aile içi hesaplaşmalar, imkânsız aşklar, geçmişten gelen sırlar, mafyavari tipler, intikam aşkı ve beklenmedik yüzleşmeler bulunuyor. İlk bölümlerde hızla yükseltilen tansiyon, ilerleyen haftalarda uzatma sosu ile destekleniyor.
Sektör içinde bulunan yetkililer uzun bölüm sürelerinin reklam gelirleri açısından zorunlu olduğunu belirtirken, bazı yapım ekipleri hikâyenin doğal akışının zaman zaman bu süreye uyum sağlamakta zorlandığını ifade ediyor.
Reyting rekabeti ise mutfağın en rekabetli olduğu alanın başında geliyor. Medya izleme verilerine göre, sezon başında başlayan birçok dizi ilk 5–6 bölüm içinde ekran yolculuğunu tamamlıyor. Sektörel olarak bu durum “Yüksek ısıda ve hızlı pişen yemeğin sonu hazin olur” ifadesiyle açıklanabiliyor.
İhracatta lezzet devam ediyor
Öte yandan Türk dizilerinin yurt dışı performansı dikkat çekiyor. Orta Doğu, Latin Amerika ve Balkan ülkelerinde geniş bir izleyici kitlesine ulaşan yapımlar, ihracat gelirleri açısından önemli bir gelir oluşturuyor. Aslında Türkiye’yi çok da yansıtmayan bu diziler Türk kültürü diyerek kapış kapış gidiyor. Dizi tüccarlarımıza ise bu gelirlerle yeni üretim yapmak düşüyor.
İç pazarda artan rekabet ve maliyet baskısı, yaratıcı tariflerin ortaya çıkmasını engelliyor. Bu yenilikçi başka tariflerin sayısını azaltıyor.

Dijital platformlar alternatif menü sunuyor
Dijital platformlarda yayınlanan daha kısa süreli yapımlar ise sektörde farklı bir modelin mümkün olabileceğini gösterdi. Ortalama yarım saatlik bölümlerle hazırlanan projeler, tüketiciye farklı bir deneyim sundu.
Aytekin, “Dijital platformların süreçleri, içerikleri ve hedef kitleleri farklı oluyor. Seyircinin tercihine kalan bir ortam olmakla birlikte toplumsal kurallarımıza aykırı olan pek çok konu ve eylem sınırsızca işleniyor. Ancak bu içeriklerin tüm dünya seyircisi için üretildiği unutulmamalı” ifadesiyle dijital platformlardaki sınırsızlığı vurguladı.
Geçmişte de günümüzde de iyi işlerin yapıldığını belirten Aytekin, günümüz gençliğinin ve seyircisinin anlayabileceği şekilde hikayelerle bugüne uyarlamalar yapılarak tekrardan iyi dizilerin çekilebileceğini ifade etti.
Tüm bu değerlendirmeler ışığında Türk dizileri hem içerik hem de üretim koşulları bakımından tartışılmaya devam ediyor. Uzmanlara göre sektörün geleceğinde izleyici talepleri, reyting rekabeti ve dijital platformların sunduğu yeni üretim modelleri belirleyici olmaya devam edecek.






