Haber: Zeynep Yolhan Şeflek
Fotoğraf: Bulut Tümerdem
Editör: Nazlı Aygen
İstanbul, (İÜ Haber Merkezi) – Medyadaki şiddetin topluma etkisiyle ilgili olarak İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Burcu Kaya Erdem, İletim Gazetesine konuştu.
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Burcu Kaya Erdem, medyada şiddetin verilişinin topluma etkisiyle ilgili değerlendirmelerini İletim Gazetesiyle paylaştı. Erdem, konunun sadece medya boyutuyla değil, aileden sosyolojiye pek çok açıdan değerlendirilmesini ve medya okuryazarlığının önemini vurguladı.
Şiddetin verildiği dilin önemi
Erdem, şiddetin medyada veriliş şekli için yalnızca bir haber unsuru olarak değil, aynı zamanda şiddetin dikkat çekme ve izlenme oranlarını artırma aracı olarak kullanıldığını belirterek “Özellikle dijital çağda hız ve etkileşim baskısı, şiddet içeriklerinin çoğu zaman bağlamından koparılarak sunulmasına yol açabiliyor. Bu durum, şiddetin toplumsal nedenlerini tartışmak yerine onu görsel bir tüketime dönüştürebiliyor. İletişim sosyolojisi açısından baktığımızda ise medya, toplumsal gerçekliği yalnızca yansıtmaz; aynı zamanda onu yeniden üretir. Dolayısıyla şiddetin sürekli görünür olması, bireylerin dünyayı daha güvensiz algılamasına, korku kültürünün yaygınlaşmasına ve toplumsal kaygının artmasına neden olabilir. Burada önemli olan mesele, şiddetin haberleştirilmesi değil; hangi dil ve etik çerçeveyle sunulduğudur” dedi.

“Etik sorumluluk gerekli”
Şiddetin kahramanlık, güç, intikam ya da çözüm yöntemi olarak sunulmasının problemli bir durum olduğunun altını çizen Erdem, “İletişim kuramlarında buna normalleştirme ve meşrulaştırma süreçleri diyoruz. Uzun vadede bireyler, çatışma çözümünde şiddeti daha olağan bir araç gibi görebilir. Bu nedenle yapımcıların ve medya kuruluşlarının etik sorumluluk taşıması gerekir” söyleminde bulundu.
“Öğrenciler sektör deneyimiyle etik sorumluluğu tartışabilmeli”
Erdem, akademide öğretilenlerle sektörel uygulama farkına ilişkin “Akademide iletişim etiği çerçevesinde bize öğretilen temel yaklaşım; şiddetin sansasyonel değil, toplumsal sorumluluk bilinciyle aktarılması gerektiğidir. Ancak sektör pratiğinde reyting, tıklanma ve hız baskısı çoğu zaman etik ilkelerin önüne geçebiliyor. Bu nedenle teoride savunulan etik habercilik ile pratikte uygulanan medya dili arasında belirgin bir fark ortaya çıkıyor. Bu farkın giderilebilmesi için öncelikle medya sektörünün etik ilkeleri yalnızca ideal olarak değil, profesyonel bir zorunluluk olarak görmesi gerekir. Üniversiteler ile medya kuruluşları arasındaki iş birlikleri artırılmalı; öğrenciler daha eğitim sürecindeyken gerçek sektör deneyimiyle etik sorumluluk arasındaki ilişkiyi tartışabilmelidir. Aynı şekilde medya kurumlarında etik eğitimlerinin süreklilik kazanması da önemlidir” şeklinde ifade etti.
Şiddetin medyada tekrarlanmasının ortak vicdana zararı
Erdem, medyada sürekli tekrar eden şiddet görüntülerinin zamanla bireylerde alışma etkisi yaratabileceğini söyledi. Konuyla ilgili olarak Erdem, “İlk karşılaşıldığında büyük tepki uyandıran görüntüler, tekrarlandıkça sıradanlaşabilir. Bu durum özellikle dijital medyada çok daha hızlı gerçekleşiyor. Duyarsızlaşma yalnızca bireysel bir mesele değildir; toplumsal empatiyi de zayıflatabilir. İnsanlar şiddeti olağan bir gündelik olay gibi algılamaya başladığında, toplumsal dayanışma ve ortak vicdan zarar görebilir. Bu nedenle medyanın bilgilendirme görevi ile etik sorumluluğu arasında hassas bir denge kurması gerekir” açıklamasında bulundu.
Pasif izleyici ve aktif katılımcı farkı
Dijital oyunların dizi, film ve haberlerden farklı etkiler yarattığının altını çizen Erdem, dizi, film ve haber izlerken bireyin çoğunlukla pasif izleyici konumunda olup dijital oyunlarda ise kullanıcıların aktif katılımcı olduğunu anlattı. Erdem, konuşmasına “Oyuncuların yalnızca izleyen değil; aynı zamanda karar veren, yönlendiren ve eylemi gerçekleştiren kişidir. Bu durum etkileşim düzeyini artırır” sözleriyle devam etti.

Şiddette sosyal medyanın etkisi
Sosyal medyanın şiddetin sunuluş biçimini değiştirmesiyle ilgili olarak Erdem, geleneksel medyada editoryal süzgeçlerden geçen içeriklerin artık bireyler tarafından doğrudan dolaşıma sokulabildiğini işaret etti. Erdem, bu durumu olayların hızlı duyulmasını sağlayıp bir yandan da görüntülerin kontrolsüz şekilde yayılmasına neden olduğunu ifade etti.
Sosyal medya algoritmalarının etkileşim odaklı çalışmasına yönelik olarak Erdem, “Çarpıcı ve duygusal içerikleri daha görünür hale getiriyor. Şiddet görüntülerinin kısa sürede milyonlara ulaşabilmesi, hem travmatik etkileri artırıyor hem de şiddetin sıradanlaşma riskini beraberinde getiriyor. Özellikle genç kullanıcılar için tekrar eden bu içerikler, duyarsızlaşma ve empati kaybı gibi sonuçlar doğurabiliyor” değerlendirmesinde bulundu.
Çocukları koruma önerileri
Erdem, çocukları medyadaki şiddet söyleminden korumak için, “Öncelikle ailelerin çocukları tamamen medyadan uzaklaştırmaya çalışması gerçekçi değildir. Daha önemli olan, çocukların medya ile sağlıklı ilişki kurmasını sağlamaktır. Bu noktada medya okuryazarlığı çok önemlidir. Çocuklara gördükleri her içeriğin gerçek hayatı birebir yansıtmadığı anlatılmalıdır” şeklinde tavsiyelerde bulundu.
“Yetişkinler, tükettiği içeriklerde seçici olmalı.”
Yetişkinlerin kendilerini medyadaki şiddet söyleminden koruması için ise “Bireylerin sürekli şiddet içeriğine maruz kalmasının psikolojik yorgunluk ve kaygı oluşturabileceğini kabul etmek gerekir. Özellikle sürekli kriz, savaş, cinayet ve felaket haberleri izlemek bireyin ruh sağlığını olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle yetişkinlerin medya tüketiminde seçici davranması önemlidir. Her an gündemi takip etmeye çalışmak yerine güvenilir kaynaklardan sınırlı ve bilinçli biçimde bilgi almak daha sağlıklıdır. Ayrıca dijital detoks uygulamaları, sosyal medya kullanım süresini azaltmak ve alternatif sosyal, kültürel etkinliklere yönelmek bireyin psikolojik dayanıklılığını artırabilir” şeklinde konuştu.
“Şiddet, medyanın ve toplumun ortak sorumluluğu”
Prof. Dr. Burcu Kaya Erdem sözlerini, medyanın yalnızca bilgi aktaran bir araç değil; toplumsal değerleri şekillendiren güçlü bir kültürel alan olduğunu belirterek, “Şiddetin medyada nasıl temsil edildiği meselesi yalnızca iletişim bilimcilerin değil; eğitimcilerin, ailelerin, medya kuruluşlarının ve toplumun ortak sorumluluğudur. Ben özellikle medya okuryazarlığının erken yaşlardan itibaren eğitim sistemine daha güçlü biçimde entegre edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bilinçli medya kullanıcıları yetiştirmek, şiddetin olumsuz etkilerini azaltmanın en önemli yollarından biridir” şeklinde noktaladı.






