Haber: Muhammet İkbal Tutal
Fotoğraf: Muhammet İkbal Tutal
Editör: Özgür Recep Kocaoğlu
İstanbul, (İÜ Haber Merkezi) – “İstanbul Kent ve Tarih Söyleşileri” serisi kapsamında “Topkapı Sarayı: Üç Köşk – Üç Hazine” başlıklı söyleşi Beyoğlu Metrohan’da gerçekleştirildi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Kültür Dairesi Başkanlığı tarafından 6 Ekim Salı günü düzenlenen ve moderatörlüğünü İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tarkan Okçuoğlu’nun üstlendiği etkinlikte; İstanbul Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nilay Özlü, Fatih Sultan Mehmed döneminde inşa edilen Fatih Köşkü, Has Oda ve Çinili Köşk’ün mimari evrimini, üstlendikleri farklı işlevleri ve Osmanlı koleksiyonlarının yüzyıllar içindeki sergileme pratiklerini dinleyicilerle paylaştı.

Kent içinde bir kent
Topkapı Sarayı’nın mekânsal kurgusuna ve mimari hiyerarşisine değinen Özlü, sarayın Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 yılında tamamlanan ve 4 kilometreyi bulan Sur-i Sultani surlarıyla kentin curcunasından tamamen izole edildiğini kaydetti.
Bu mimari tercihin Fatih Kanunnamesi’nin mekânsallaşmış hâli olduğuna dikkat çeken Özlü, “Kanunname, Allah’ın gölgesi olan sultanın dünyevi meselelerden ve insanlardan uzaklaşmasını kurgular. Saray, Bab-ı Hümâyun, Babüsselam ve Babüssaade kapılarıyla örülü avlular sistemiyle adeta kendi kendine yeten bir kent içinde kent yapısı sunar” diye konuştu.
Saray bünyesinde Darphane, Hazine-i Evrak ve Hazine-i Kütüp gibi muhtelif hazinelerin yer aldığını belirten Özlü, Arapça kökenli hazine kelimesinin hem korunan nesneye hem de mekânın kendisine işaret ettiğini vurguladı.
Kişisel koleksiyon müzeye dönüştü
Enderun avlusunun kuzeydoğu köşesinde yer alan Fatih Köşkü’nün (Hazine-i Hümayun) tarihsel dönüşümünü aktaran Özlü, yapının başlangıçta Fatih Sultan Mehmed’in yaşama, dinlenme ve kişisel koleksiyonlarını toplama alanı olduğunu ifade etti.
Fatih’in kendisini bir Rönesans prensi gibi görerek Batı’daki Kunstkammer (nadirat odası) mantığıyla nesneleri bir araya getirdiğini aktaran Özlü, “Zamanla bu özel yaşam alanı tıka basa sandıkların yığıldığı bir depoya dönüştü. 1878 yılı envanterinde 4 bin 800 obje yer alırken, günümüzde müzede yaklaşık 3 bin 500 eser sergilenmektedir.” dedi.
Hazinenin 19. yüzyıla kadar yalnızca padişah ve yakın çevresine açık olduğunu ve Sultan Abdülmecid döneminde ilk kez ahşap cam mekanlarla sergiye açıldığını bildiren Özlü, II. Abdülhamid döneminde fermanlarla senede 60 ila 80 Batılı seyyah ve diplomat grubunun gezdirildiği bir propaganda ve prestij mekanına dönüştüğünü belirtti.
Has Oda’da korunan kutsal emanetler
Padişahın özel konutu olan Has Oda’nın (Hırka-i Saadet Dairesi) 1517 Mısır seferi sonrasında Memlük hazineleri ve kutsal emanetlerin getirilmesiyle geçirdiği dönüşüme değinen Özlü, padişahların 16. yüzyıl sonunda Hareme taşınmasıyla mekânın tamamen ruhanî bir merkeze dönüştüğünü kaydetti.
Koleksiyonda 600’den fazla emanetin bulunduğunu açıklayan Özlü, 18. yüzyıl başından itibaren Ramazan aylarında düzenlenen gül suyu ve destimal (tülbent) törenlerinin devlet hiyerarşisinde büyük bir sembolik anlam taşıdığını vurguladı. Halit Ziya Uşaklıgil’in Saray ve Ötesi anılarından örnek veren Özlü, kutsal emanetlerin Batılı ziyaretçilere kapalı tutularak manevi bir meşruiyet simgesi olarak muhafaza edildiğini belirtti.

“Müzecilikte asıl hedef eğitim değil itibardı”
Fatih döneminde Pers-Acem üslubunda inşa edilen Çinili Köşk’ün süreç içerisinde Harbiye Ambarı olarak kullanıldığını, 1880’lerde ise ilk Arkeoloji Müzesi’ne (Müze-i Hümayun) dönüştürüldüğünü hatırlatan Özlü, 1881 yılında Osman Hamdi Bey’in göreve gelişiyle Osmanlı müzeciliğinde radikal bir kırılma yaşandığını ifade etti.
Sayda kazılarında çıkarılan lahitlerin sergilenmesi amacıyla mimar Alexander Vallaury’ye yaptırılan Neoklasik müze binasıyla kurumun uluslararası standartlara ulaştığını belirten Özlü, Cumhuriyet döneminde 1924 yılında Mustafa Kemal Atatürk imzalı Bakanlar Kurulu kararıyla sarayın bütüncül bir müzeye dönüştürüldüğünü söyledi. Okçuoğlu ise Osmanlı kurumlarının modern müzecilik ilkelerini benimserken Batı’daki halkı eğitme amacından ziyade üst düzey bir prestij ve araştırma kampüsü modeli geliştirdiğine dikkat çekti.
