Haber: Özgür Recep Kocaoğlu
İstanbul, (İÜ Haber Merkezi) – Prof. Dr. Cenk Demirkıran, Santorini Yanardağı’nın 3 bin 500 yıl önceki patlamasını merkezine alan “Santorini’nin Külleri: Su ve Ateş” adlı performatif bilim belgeselini anlattı.
Santorini Yanardağı’nın günümüzden yaklaşık 3 bin 500 yıl önceki patlamasının Anadolu’ya özellikle de Ege kıyılarına, İzmir ve çevresine yağan küllerini konu alan “Santorini’nin Külleri: Su ve Ateş” isimli performatif bilim belgeselini Prof. Dr. Cenk Demirkıran, İletim Gazetesi’ne anlattı.
Sondajdan sinemaya büyük yolculuk
Belgeselin konusunu aktaran Demirkıran, projeyi “Bir sinemacı akademisyenin; Ege kıyılarında, Santorini Yanardağı’nın M.Ö. 1650 yılındaki büyük patlamasının izini sürerek Anadolu topraklarına düşen kül tanelerinde kayıp bir felaketin hikâyesini anlatması” sözleriyle tanımladı.
Filmi çekmeye nasıl karar verdiğini de anlatan Demirkıran, süreci “Biz filmin çekimine karar verdiğimizde Santorini Adası çevresinde, denizin altındaki magmada büyük hareketlilikler yaşandı. Prof. Dr. Serdar Vardar ile sohbet ederken kendisi sondajlarda bu küllere rastladığını belirtti ve örneklerini gösterdi. İşte o gün bu filmi çekmeye karar verdim” cümleleriyle aktardı.

Filmde konunun bilimsel ama sade açıklamalarla günümüz görüntüleri ve yapay zekâ ile üretilmiş geçmiş canlandırmaları ile nesnel bir biçimde aktarıldığını ifade eden Demirkıran, filmin performatif sahnelerinin yönetmenin düşünce ve hislerini yansıttığını söyledi.
Yönetmenle birlikte keşfe çıkmak
Performatif belgesellerin, yönetmenin kendi duygusunu, düşüncesini ve hayatını kamera önüne yerleştirdiği bir tür olduğunu belirten Demirkıran, performatif bilim belgesellerinin ise bu yapının bilimsel bir konunun anlatımında kullanılması olduğunu belirtti. Performatif bilim belgesellerinde seyircinin, yönetmenle birlikte keşfe çıktığını ve onun düşünce ve duygularına tanık olduğunu ifade eden Demirkıran, bu tür belgesellerin National Geographic ve Discovery gibi uluslararası belgesel kanallarında da örneklerine rastlandığını söyledi.
Filmini “performatif bilim belgeseli” olarak tanımlayan Demirkıran; bu türü neden tercih ettiğini “Kendi merakıma seyirciyi de ortak etmek istedim. Bu tarz belgesellerin bilimsel konuların anlaşılmasını kolaylaştırdığını biliyoruz; nitekim her gösterimde izleyiciden de bu yönde olumlu geri dönüşler aldık” ifadeleriyle anlattı.

Yapay zekâ ile zaman geri sarıldı
Filmin yapay zekâ ile görsel üretme kısmında ağırlıklı olarak Midjourney, Minimax Hailuo ve Veo 3 yapay zekâ araçlarını kullandıklarını vurgulayan Demirkıran, “M.Ö. 1650 yılında gerçekleşmiş bir olayın coğrafi durumunu ve arkeolojik canlandırmalarını bilimsel danışmanlarımızın bize sağladığı verilerle gerçekleştirdik” sözlerini kullandı. Yapay zekânın belgesel sinemanın sunduğu gerçeği bozuma uğratmaması gerektiğini vurgulayan Demirkıran, bu nedenle yapay zekâ videolarını sadece geçmişin dramatizasyonu gerektiğinde kullandıklarını açıkladı.
Sinemada “Yapay Zeka Sanatçısı” rolünün kendine özgü bir rol oluşturduğunu ve bu rolü bu filminde kullandığını söyleyen Demirkıran, “Sanatçı olarak önce görüntüyü hayal edip, hayalinizi birçok ayrıntıyı tanımlayarak doğru prompt ile yapay zekâya iletmeniz lazım. Yapay zekâ siz onu yönlendirmeden istediğiniz kalitede ve zenginlikte bir üretim sunmuyor. İpler yine insanın elinde” sözleri kaydetti.
Yapay zekânın iş akışlarını hızlandırdığını söyleyen Demirkıran, “Sinopsis ve senaryo değerlendirmelerinden storyboard’a kadar birçok aşamada yapay zekâ kullanılıyor. Animasyon ve görüntü üretiminde yer alıyor” dedi. Yapay zekânın sinema üzerinde olumsuz bir etkisi olmayacağı görüşünde olan Demirkıran, yapay zekânın sinema içinde tıpkı animasyon, belgesel ve deneysel türler gibi bir tür olarak gelişeceği yorumunda bulundu.

Fikirlerin buluşma noktası
Son yıllarda 14. ve 15. TRT Belgesel Ödülleri, 12. Boğaziçi Film Festivali belgesel kategorisi ve 25. Safranbolu Belgesel Film Festivali’nde jüri üyeliği yapan Demirkıran, 15. TRT Belgesel Ödülleri’nde “Yerüstü-Yeraltı” ve 16. TRT Belgesel Ödülleri’nde “Santorini’nin Külleri: Su ve Ateş” adlı belgeselleriyle yarışma dışı özel seçkide yer aldı.
Festivallerin, sinemacıların eserlerini izleyiciyle buluşturduğu önemli etkinlikler olduğunu belirten Demirkıran, “Yaptığınız sohbetlerde farklı düşünceler, ortak problemler, eleştiriler ve yeni fikirler gibi pek çok şey sizi besler. Festivaller sinemacıların mesleki bağlantılarını kurmaları açısından iyi bir ortamdır” ifadelerini kullandı.






