Pandemi Sürecinin Psikolojik Etkileri Virüs Kadar Hızla Yayılıyor

0

Hande Nur OCAK

Yeni tip koronavirüs (COVID-19) fizyolojik problemler yaratmasının yanı sıra psikolojik ve davranışsal sorunlara da sebep oluyor.
Küresel salgının bireyin psikolojisi üzerindeki etkilerini anlatan İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Öğr. Üyesi Prof. Dr. Güler Bahadır, korku ve kaygılarla başa çıkmak için nelerin yapılması gerektiği hakkında da önemli bilgiler verdi.

“Önemli Olan Duygularla Sağlıklı Başa Çıkma Yollarını Geliştirmektir”
Koronavirüs (2019-nCoV) ve oluşturduğu hastalık COVID-19 için ilk ortaya çıktığı günden beri çeşitli tedavi algoritmalarının dünyanın her yerinde geliştirilmeye devam ettiğini kaydeden Prof. Dr. Bahadır, “Araştırmacılar virüsü ve yarattığı hastalığı tam olarak tanımlayıp, aşı ve kesin tedavi protokolleri oluşturduğunda kaygı ve korkular azalmaya başlayacaktır” dedi. Öncelikle kaygı ve korkuların nedeni üzerinde durulması gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Bahadır, “Evrimsel süreçte kaygı ve korkunun hem bireyi hem de türü koruduğunu biliyoruz. Belirsizlik durumunun bu kadar fazla olduğu bir süreçte, insanların kaygı ve korku duyguları içinde olması çok doğal ve anlaşılabilir. Önemli olan bu duygularla sağlıklı başa çıkma yollarını geliştirmektir” dedi.

Prof. Dr. Bahadır, küresel salgının bireyin psikolojisi üzerindeki etkilerini şöyle sıraladı: “Kişinin kişiliği, yaşı, sosyo-ekonomik-kültürel düzeyi, stresle başa çıkma becerileri, değerleri, yaşam felsefesi vb. pek çok etkene bağlı olarak değişir. Belirsizliğin hâkim olduğu bir salgın hastalık sürecinde hastalanma ve ölüm korkusu en başta gelen korkular. Kişiler kendilerinin ve yakınlarının hastalanmasından ve ölümünden endişe duyuyorlar. Ayrıca işini gücünü sürdürmek, okulundan mezun olabilmek, geçimini sağlamak, hastalanmaktan korunmak istiyorlar. Bu konularda çözümler üretilmediyse, örneğin süreçte işsiz kaldıysa kaygı ve endişeleri artabiliyor doğal olarak.”

Korku ve kaygılarla başa çıkmak için öncelikle kendimizi tanımamız, duygu ve düşüncelerimizin davranışlarımızı nasıl etkilediğini bilmemiz gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Bahadır, “Olumsuz depresif düşünceler kişide olumsuz duygulara neden olur ve onlar da içe çekilme davranışlarını geliştirir. Bu olumsuz düşünceleri kendimizi sıkıntılı, endişeli, karamsar, çaresiz vb. duygular içinde bulduğumuzda, o sırada aklımızdan geçen düşüncenin, cümlenin ne olduğunu bularak tanıyabiliriz. Olumsuz düşünceleri bir kâğıda yazarak yerlerine alternatif cümle oluşturmaya çalışabiliriz” dedi. “Örneğin, “evde kalmak zorunda olmaktan çok sıkılıyorum, özgürlüğüm gitti” gibi bir cümle kişinin aklından geçiyorsa buna alternatif cümle “evet biraz kısıtlanmış hissediyorum ama sağlığım yerinde, hastanede yatıyor olabilirdim şu an” gibi cümleler oluşturabilir kişi. Korku, kaygı ve endişelerle başa çıkmak için derin nefes çalışması (diyafram solunumu), gevşeme egzersizi gibi bedeni rahatlatacak davranışçı teknikleri uygulayabilir” diyen Prof. Dr. Bahadır, bu tür egzersizlere internetten kolaylıkla ulaşılabildiğini ifade etti.

Gereksiz ve Yanlış Bilgiler Kaygı, Endişe Ve Korku Duygusunu Arttırabilir
Özellikle sokağa çıkma yasağı ve evde kalma süreçleri nedeniyle yeni bir yaşam tarzının oluşmaya başladığına dikkat çeken Prof. Dr. Bahadır, İnsan sosyal bir varlık. Bu nedenle evde kalmanın getirdiği kısıtlanma ve izole olma hali kişinin duygusal olarak kendini baskı altında hissetmesine neden olabilir. Bu süreci sağlıklı geçirmek için önerilenler genellikle benzer özellikler taşıyor” diyerek sıraladı:
• Hastalıktan ve virüsten korunma ile ilgili doğru kaynaklardan bilgilenmek.
• Hijyen konusunda yapılması gerekenleri öğrenip uygulamak.
• Gereksiz ve yanlış bilgiler kaygı, endişe ve korku duygusunu arttırabilir. Doğru bilgi kaynaklarına ulaşmak ve onlardan yararlanmak.
• Sosyal medyada geçirilen zamanı sınırlamak.
• Günlük bir rutin oluşturmak yaşamın normal sürecinde devam ettiği duygusunu oluşturur. Uyku, beslenme, çalışma vb. zamanları mümkün olduğunca bir rutin programa almak. Ancak bu programa uymaya çalışmak da kaygı oluşturuyorsa daha esnek bir program da oluşturulabilir.
• Evde kalma sürecinin öne çıkması ile birlikte evden çevrimiçi çalışmalar arttı. Böyle bir çalışma düzenine alışkın olmayan orta ve ileri yaştakiler tarafından bu yeni çalışma düzenine uymak başlangıçta biraz endişeyle karşılandı. Ancak genellikle uyum sağlandığını gözlüyorum. Online çalışma için de bazı rutinler ve düzenlemeler yapmak, dinlenme araları vermek iyi olur.
• Basit de olsa evde bazı sportif, bedensel egzersizler yapmak bedenin sağlıklı çalışması için gereklidir. İnternette de pek çok kaynak bulunabilir.
• Zaman bulunamadığı için ertelenen ev düzenlemelerini yapmak, okunamayan kitapları okumak, internette ücretsiz olarak sunulan filmleri-konserleri-tiyatroları izlemek ve kişiyi yapınca iyi hissettirecek etkinlikleri yapması ruh sağlığını korumak için çok önemlidir.
• Sosyal mesafe nedeniyle görüşülemeyen yakınlarla, aileyle, arkadaşlarla sosyal yaşamın başka bir formda da olsa devam ettiği duygusunu yaşattığı için telefonlaşmak, görüntülü buluşmalar yapmak.
• Çevrede maddi ya da manevi olarak yardım edilebilecek birileri varsa, örneğin yalnız yaşayan yaşlılar, sizin de koşullarınız uygunsa onlara destek olmaya çalışmak duygusal olarak size iyi gelecektir. Örneğin, yalnız yaşayan yaşlının alışverişini yapmak, her gün telefonla arayıp hatırını sormak, süreçte işsiz kalan birine maddi destek olmak gibi dayanışmalar duygusal olarak kişiye iyi hissettirir.

Yüksek Düzeyde Kaygı, Bağışıklık Sisteminin Zayıflamasına Neden Oluyor
İnsanın ‘biyo-psiko-sosyal’ bir varlık olduğuna değinen Prof. Dr. Bahadır, “Bir sistem olarak düşünecek olursak, sistemin içinde arızalanan bir parça sistemin tümünü etkiler. Bu nedenle kaygı düzeyi yüksek olan ve/veya depresif kişilik yapısında olan kişilerin bağışıklık sistemlerinin uzun vadede zarar görme ihtimali yüksektir. Kortizol stres hormonu olarak tanımlanan bir hormondur. Aslında bedenimiz stresi algıladığında salgılanan bedeni koruyucu bir tepkidir. Bedeni kan şekeri ve tansiyon düzeylerini koruyarak dengede tutmaya, homeostasisi sürdürmeye ve bağışıklık sistemini korumaya programlanmıştır” dedi. Prof. Dr. Bahadır, “Diğer bir deyişle, gerektiği kadar salgılanan kortizolün bedeni koruma işlevi vardır. Ancak stres uzun süreli olduğunda kandaki kortizol düzeyi de yüksek kalır ve bedenimizde yüksek tansiyon, diyabet(şeker hastalığı),kronik iltihap süreçleri vb pek çok fiziksel hastalık gelişmeye başlar. Özetle yüksek düzeyde kaygı bedende stres yaratarak bağışıklık sisteminin zayıflamasına, hatta uzun vadede çökmesine ve ciddi fiziksel hastalıklara zemin hazırlamasına neden olur” dedi.

“Pandemi Bedensel Olduğu Kadar Ruhsal Ve Toplumsal Bir Kriz Durumu Oluşturdu”
İnsanlığın salgınlara karşı verdiği tepkiler hakkında bilgi veren Prof. Dr. Bahadır, “Öncelikle çok uzun yıllardır yaşanmamış bir durumu biraz irdelemek istiyorum. Salgın hastalık (epidemi) hele Covid-19 gibi küresel salgın hastalık (pandemi) bedensel olduğu kadar ruhsal ve toplumsal bir kriz durumu oluşturdu. En önemli özelliklerinden biri belirsizlik hali” diyerek, hastalığın çeşitli fiziksel belirtilerinin olduğunu hatırlattı.
“Belirtiler kişiden kişiye değişkenlik gösterebiliyor. Keza tedavi algoritmaları da neredeyse her gün yenileniyor ve değişiyor. Tanı ve tedavi süreçlerinde, araştırmalarda görev alan bilim insanları bulgularını yayınlıyorlar bir yandan. Sanırım en kısa sürede en çok bilimsel yayının yapıldığı dönem olarak da geçecek bu küresel salgın dönemi” diyen Prof. Dr. Bahadır, “Tanı ve tedavideki belirsizlik, salgın bittikten sonraki süreçlerdeki belirsizlik hali, özellikle yüksek kaygı düzeyi olan bireylerin kaygısını yükseltir. Stresle başa çıkma becerileri düşük olan kişiler de bu belirsizlik sürecinde kaygı bozukluğu geliştirebilirler” dedi.
Prof. Dr. Bahadır, salgın durumuna verilen tepkiler, belirsizlik durumuna verilebilecek tepkiler ve stresle başa çıkma becerileri dışında, kişilik yapısına bağlı olarak kişiden kişiye, yaşa(çocuk-genç- erişkin yaşlı), sosyo-ekonomik-kültürel duruma vb. pek çok başka etkene göre de değişebileceğini dile getirdi ve şu örneği verdi: “İki erişkin düşünelim. Kişilik yapılarının ve stresle başa çıkma düzeylerinin de benzer olduğunu, eğitim ve özelliklerinin de benzer olduğunu var sayalım. Biri salgın sürecinde ekonomik olarak çok az veya hiç etkilenmemiş olsun, diğeri ise işini kaybetmiş olsun. Hastalığın kendisinin yarattığı bulaşma, hastalanma hatta ölme olasılıklarının bu iki kişide yarattığı tepkileri yine farklı olacaktır. Çünkü tüm kaygıların üstüne bir de geçim kaygısı eklenmiş olacaktır”

Çocuklar İçin Rutin Bir Yaşam Programı Oluşturulmalı
Salgın sürecinde çocuklu ailelere çok fazla sorumluluk düştüğünü ifade eden Prof. Dr. Bahadır, “Okullar kapatıldığı ve çevrimiçi dersler başladığı için okul çağındaki çocuklara evden eğitim programlarını düzenlemek, evde derslerini, ödevlerini yaparken kontrol etmek vb. belki önceden yapılmayan işler eklendi anne-babanın yaşamına. Keza kreş ya da anaokulunda olan çocukların evde kalmaya başlaması da anne-babalar için çocuklara program oluşturma zorunluluğunu getirdi” dedi. Çocuklar için rutin bir yaşam programı oluşturmanın öneminden bahseden Prof. Dr. Bahadır, beslenme, uyku, oyun ve etkinlik saatleri oluşturulması gerektiğini söyledi.
“Salgın hastalık bir maraton süreci olarak devam ediyor. Hatta maratonun kaç kilometre olduğunu bilmiyoruz. Bilinmezliğin bu kadar ön planda olduğu süreçte, anne-baba olarak kendini tüketmeden çocuklar için program yapmak önem kazandı. Ailece geçirilen zamanlar, hep birlikte oynanacak oyunlar olması gerektiği gibi çocuğun yaşına göre yalnız başına geçireceği zamanlar da programlanmalıdır” diyen Prof. Dr. Bahadır, anne ya da baba çocuk(lar)la yalnız bire bir de zaman geçirecek şekilde bir düzen oluşturması gerektiğini belirtti.

“Tıpta “Hastalık Değil, Hasta Vardır” Denir”
Toplum tarafından hastalanan ve iyileşen kişiye “hastalıklı” diye etiketleme yapılmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Bahadır, “Burada en önemli sorun ‘damgalanma’ konusu. Geçmişteki veba salgınından kalma “vebalı sanki herkes uzak duruyor ondan” şeklinde kullanılan bir tamlama var. Aynı tehlikeyi Covid-19 küresel salgınında da görmeye başladım. Geçen hafta gördüğüm bir haberde, Covid-19 tanısı ile hastanede tedavi olup iyileşen bir genç kızı babasının eve almak istemediğini; annesinin de “hastalandığını kimse duymasın, seninle kimse evlenmez” dediğini okudum. Bu haber örneği kişi hastalanıp iyileşse bile damgalandığını gösteriyor. Damgalanmanın önüne geçmek gerek. Düzgünce anlaşılır cümlelerle hastalık ve iyileşme süreci ile ilgili yetkili kişiler, örneğin sağlık bakanı tarafından toplumun bilgilendirilmesi gerekiyor” dedi.
“Hastalanıp iyileşen her kişinin mutlaka bir uzmandan psikolojik destek almak zorunda olmadığını belirten Prof. Dr. Bahadır, “Her bireyin stresle başa çıkma becerisi farklıdır. Bazı kişiler daha kolay başa çıkar ve yardım almalarına gerek kalmaz. Bazı kişiler yardım almak isteyebilir” diyerek, “Eğer kişi üzüntü, suçluluk, çaresizlik, keder, umutsuzluk, karamsarlık vb. depresif duyguları yaşıyorsa; uyku ve iştah düzeni bozulduysa, kişi her zamankinden daha az veya daha çok uyuyorsa, daha az ve daha çok yiyiyorsa; dikkatini toparlamakta zorlanıyor, konsantre olamıyorsa, hatırlama zorlukları yaşıyorsa ruhsal yardım almak için uzmana başvurabilir” dedi. Prof. Dr. Bahadır, sözlerini şöyle sürdürdü: “Hastalanan kişinin hastalık algısı, hastalığın nasıl seyrettiği, kişinin hastalık durumuyla nasıl başa çıktığı vb. birçok etkene göre kişide travmatik etkiler görülebilir, görülmeyebilir ya da çok az görülebilir. Bu nedenle tıpta “hastalık değil, hasta vardır” denilir. Bazı kişiler için “hastalık” sözcüğünü duymak bile kaygı ve korku yaratırken, bazı kişiler “hastalanılır ve iyileşilir” diye yaklaşırlar. Hastalanan bazı kişiler hastalığı oldukça ağır yoğun bakımda entübe edilerek geçirip iyileşirken bazı kişiler ayaktan evde tedavi edilerek geçirir. Bu nedenle iki kere iki dört eder gibi kesin genellemeler yapmak zordur.”

Farkındalık Çalışmaları Kişiyi Gelecek İçin Kaygılanmaktan Koruyor
İnsanların evde geçirdiği zamanlarda ruh sağlığını koruması adına yapması gereken egzersizler olduğunu belirten Prof. Dr. Bahadır, “Basit sportif egzersizler, yoga, dans etmek vb. egzersizler hem beden için hem de ruhsal olarak kişiye çok iyi gelir. Hatta aile ile yapılan bir sosyal etkinliğe bile dönüştürülebilir. Ailenin ortak bir etkinliği olur. Gevşeme ve derin nefes çalışma (diyafram solunumu) yapmak, bunların yanı sıra stresle başa çıkma ve ruh sağlığını korumak için farkındalık (mindfulness) çalışmaları, meditasyon çalışmaları yapmak ve rutin programa almak da çok etkili yöntemlerdir” dedi. Farkındalık çalışmalarının “an” da kalmayı öğrettiğini ve gelecek için kaygılanmaktan kişiyi koruduğunu söyleyen Prof. Dr. Bahadır, “Ruhsal olarak daha dingin ve huzurlu hisseder, endişeleri azalır, kendini çok daha iyi hisseder” dedi.
Küresel salgın sürecinin pek çok açıdan alışkanlıkları, davranışları ve iletişimleri etkilediğini belirten Prof. Dr. Bahadır, sözlerini şöyle sürdürdü: “Belki aile bireyleri yaşamları boyunca ilk kez bu kadar uzunca bir süre bir arada olmak zorunda kaldılar. Belki de yıllardır başka şehirde üniversitede okuyan, eve sadece tatillerde birkaç gün uğrayan bir genç, ailesiyle uzun süreli olarak tekrar bir araya gelince kendindeki ve aile bireylerindeki değişiklikleri fark edebilir, keza ailesi de onu değişmiş bulabilir. Hep şöyle söylenir, duymuşsunuzdur Japoncada kriz sözcüğünün diğer anlamı fırsat demektir. Ailenin uzun süreli bir arada olması aile dinamikleri açısından kriz olarak yaşanabileceği gibi fırsata da çevrilebilir. Birbirleriyle vakit geçirmek, birlikte etkinlik yapmak, örneğin bir film izlemek aile bireyleri arasındaki sevgi bağını güçlendirebilir ya da tam tersine zayıflatabilir. Aslında o zamana kadar aile dinamiğinin nasıl olduğu bir arada olma sürecinin en iyi belirteçlerinden biridir. Birbirine olumsuz hisler içinde olan, öfke duyan ancak bunu bastıran bireylerden oluşan bir ailede bir arada olmak zorunda kalınca öfke patlamaları, tartışmalar, kavgalar artabilir. Eğer salgın süreci öncesinde aile içinde olumlu duygular hâkimse onlar gelişir ve sürecin sonunda aile içi ilişkiler güçlenmiş olabilir.”

Share.

About Author

Leave A Reply