Haber: Kübra Mısıroğlu
Fotoğraf: Zeynep Yolhan Şeflek, Ahmet Eren Günel
Editör: Melek Öztürk
İstanbul Üniversitesi ve Kore Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosluğu ortak yapımı olan Kore yarımadası için barış stratejisi semineri düzenlendi.
Barış, birleşme, uluslararası ilişkiler ve toplumsal hafıza konularının ele alındığı seminerde, Kore Yarımadası’nda kalıcı barışın sağlanması için diyalog, karşılıklı güven ve uluslararası iş birliğinin önemi vurgulandı. Akademisyenler, farklı ülkelerin birleşme deneyimlerinden hareketle yarımadadaki sorunlara yönelik çözüm önerilerini değerlendirdi.
Kore’den barış ve iş birliği vurgusu

Kore Cumhuriyeti İstanbul Başkonsolosu Park Tae Young konferansın açılış konuşmasını yaptı. Kore Yarımadası’nın 70 yılı aşkın süredir bölünmüşlüğün acılarını yaşadığını belirten Young, barışçıl bir arada yaşama ve ortak büyüme vizyonunun önemini vurguladı. Konferansın, yarımadada barış ve birleşme konularını uluslararası bakış açılarıyla değerlendirmek için önemli bir fırsat sunduğunu ifade eden Young, Türkiye ile Kore arasındaki akademik ve beşerî ilişkileri güçlendirmeyi sürdüreceklerini kaydetti.
Kore’nin birleşmesi diaspora perspektifinden ele alındı

Londra’da görev yapan akademisyen ve yerel yönetici Profesör Callum Sol Morrissey, Kore Yarımadası’nın barışçıl birleşmesinin yalnızca siyasi bir hedef olarak değil, insanlar arasındaki bağların yeniden kurulması ve farklılıklarla bir arada yaşama meselesi olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.
Konuşmasında birleşmenin önündeki siyasi ve toplumsal engellere değinen Morrissey, Güney Kore’de birleşmeye verilen desteğin azaldığını ifade etti. Morrissey, Kore Ulusal Birleşme Enstitüsünün verilerine göre, 1990’larda birleşmeyi gerekli gören Güney Korelilerin oranının yüzde 80’in üzerindeyken 2025’te yaklaşık yüzde 49’a gerilediğini aktardı. Morrissey, Kuzey Kore’nin de birleşme politikasından uzaklaşmasının süreci zorlaştırdığını kaydetti.
“Birleşme herkesin aynı olmasını gerektirmemeli”
Morrissey , İngiltere’nin New Malden bölgesinde Kuzey ve Güney Korelilerle karma kökene sahip kişiler üzerine yürüttüğü araştırmaya değinerek, ortak tarih ve kimliğin insanları bir araya getirebildiğini ancak ayrımcılığı her zaman ortadan kaldırmadığını söyledi. Araştırmasında 80’den fazla kişiyle görüştüğünü belirten Morrissey, Kuzey Korelilerin sosyal ilişkilerde ve iş hayatında ayrımcılıkla karşılaşabildiğini, karma kökene sahip kişilerin de kimlikleri nedeniyle dışlanabildiğini aktardı.
Birleşme tartışmalarının ortak köken ve kültürel mirasla sınırlı kalmaması gerektiğini vurgulayan Morrissey, “Birleşme herkesin aynı olmasını gerektirmemeli; farklılıklarımıza rağmen barış içinde bir arada yaşamamıza imkân tanımalı” dedi.
Birleşmenin uluslararası boyutu
Morrissey, Kore’nin birleşmesinin önemini barış ve güvenlik, ekonomik fırsatlar, tarihsel adalet, toplumsal bağların yeniden kurulması ve insan hakları başlıkları altında değerlendirdi. Kore Savaşı’nın 1953’te barış antlaşmasıyla değil, ateşkesle sona erdiğini hatırlatan Morrissey, yarımadadaki gerilimin küresel güvenliği ve ekonomik ilişkileri de etkileyebileceğini ifade etti.
Birleşmenin yalnızca siyasi sınırların kaldırılması anlamına gelmediğini belirten Morrissey, insanlar arasındaki temasın, kültürel alışverişin ve iş birliğinin yeniden kurulmasının önemine dikkat çekti. Barışın yalnızca savaşın yokluğu olmadığını söyleyen Morrissey, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözülmesinin ve farklılıkların kabul edilmesinin de bu sürecin parçası olduğunu kaydetti.
Rusya-Kuzey Kore yakınlaşması ve Kore Yarımadası’nda barış arayışı

Rusya’da Finans Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak görev yapan Profesör Choi Keunwon, Rusya ile Kuzey Kore arasındaki yakınlaşmayı ve bunun Kore Yarımadası’ndaki güvenlik dengelerine etkisini değerlendirdi. Kuzey Kore’ye yönelik ilgisinin Özbekistan’da yaşadığı dönemde Kuzey Kore’den gelen kişilerin hikâyelerini dinlemesiyle başladığını belirten Keunwon , ülkeler arasındaki ilişkilerin yalnızca bulundukları coğrafyaya göre değil, farklı bakış açıları üzerinden de ele alınması gerektiğini söyledi.
Rusya ile Kuzey Kore arasındaki ilişkilerin, Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında daha da yakınlaştığını ifade eden Keunwon, iki ülkenin Haziran 2024’te kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması imzaladığını hatırlattı. Anlaşmanın, taraflardan birinin silahlı saldırıya uğraması durumunda karşılıklı destek ve askerî yardımı da içeren hükümler barındırdığına dikkat çekti.
“Caydırıcılık ile diyalog birbirinin karşıtı değildir”
Keunwon, ülkelerin güvenlik amacıyla aldığı askerî önlemlerin karşı tarafta tehdit algısı oluşturabildiğini belirterek bu durumu “güvenlik ikilemi” kavramıyla açıkladı. Bir tarafın kendisini korumak için silahlanmasının diğer tarafı da benzer adımlar atmaya yöneltebildiğini ifade eden Choi, bu döngünün karşılıklı güvensizliği ve çatışma riskini artırabileceğini söyledi.
Uçak kazalarının araştırılmasını örnek gösteren Keunwon, amaçlarının suçlu bulmaktan çok benzer kazaların tekrar yaşanmasını önlemek olduğunu belirtti. Aynı yaklaşımın uluslararası çatışmalar için de geçerli olabileceğini vurgulayan Keunwon, “Caydırıcılık ile diyalog birbirinin karşıtı değildir. Caydırıcılık, aşılmaması gereken sınırları ve bunların maliyetlerini gösterir. Diyalog ise sınırların aşılmasını ve yanlış yorumları önlemeye yardımcı olur” ifadelerinde bulundu.
Yalnızca askerî tedbirlere dayanmanın yanlış hesaplama riskini artırabileceğini, yalnızca görüşmelere güvenmenin de anlaşma için gerekli koşulları oluşturamayabileceğini ifade eden Keunwon, diyaloğun bir taviz değil, risk yönetimi aracı olarak değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Koreliler arasındaki iletişim kanallarının açık tutulmasının önemine de değinen Keunwon, doğrudan temasın zorlaştığı durumlarda Türkiye gibi ülkelerin veya taraflarla ilişkileri bulunan üçüncü ülkelerin arabuluculuk imkânlarının değerlendirilebileceğini söyledi. Kore Yarımadası’nda barışın sağlanmasının yalnızca iyi niyetli bir hedef ortaya koymakla mümkün olmayacağını belirten Keunwon, bunun için somut girişimlere, karşılıklı güvene ve ortak çözüm arayışına ihtiyaç olduğunu vurguladı.
Kore’nin bölünmesi toplumsal travmalar üzerinden değerlendirildi
Konkuk Üniversitesinde bölünme üzerine araştırmalar yürüten profesör Kim Jong Kun, Kore Yarımadası’ndaki ayrılığın toplumsal hafıza, geçmişte yaşanan siyasi baskılar ve kuşaklar arası travmalar üzerindeki etkilerini ele aldı. Kore’de bu konuyu beşerî bilimler çerçevesinde inceleyen akademik çalışmaların önemine değinen Kun, iki toplum arasındaki düşmanlığın yalnızca siyasi ayrılıkla açıklanamayacağını belirtti.
Güney ve Kuzey Kore’de geçmişte uygulanan politikaların toplumların birbirlerine yönelik algılarını şekillendirdiğini ifade eden Kun, özellikle Güney Kore’de Kuzey Kore tehdidinin sürekli gündemde tutulmasının güvensizliği beslediğini anlattı. Konuşmasında, Kuzey Kore’ye sürüklenen bir balıkçının ülkesine döndükten sonra casuslukla suçlanmasını örnek gösteren Kun, söz konusu kişinin işkence altında işlemediği suçları kabul etmeye zorlandığını ve yıllar sonra suçsuzluğunun ortaya çıktığını aktardı. Yaşananların kişinin ailesi üzerinde de ağır sonuçlar doğurduğunu belirten Kun, bu tür olayların bireysel ve toplumsal travmalara yol açtığını vurguladı.
Geçmişte yaşanan acıların anlatılması ve kayıt altına alınmasının iyileşme sürecinin bir parçası olduğunu belirten Kun, araştırmacıların bu hikâyeleri inceleyerek hem Kore toplumunun hem de uluslararası kamuoyunun geçmişte yaşananları anlamasına katkı sunduğunu söyledi. Kun, insanların deneyimlerini paylaşmasının toplumda empati geliştirebileceğini ve Kuzey Kore’ye yönelik önyargıların sorgulanmasına yardımcı olabileceğini ifade etti.
Jeju 4.3 olayları ve tarihsel hafıza
Konuşmasında Jeju 4.3 olaylarına da değinen Kun, geçmişte insanların yeterli kanıt olmaksızın siyasi görüşleri, yaşam biçimleri veya çeşitli özellikleri üzerinden sınıflandırıldığını ve bu ayrımların kitlesel şiddete zemin hazırladığını anlattı. Olaylara ilişkin kayıtların bir bölümünün silinmesinin, yaşananların toplum tarafından öğrenilmesini zorlaştırdığını belirten Kun, mağdurların hikâyelerinin araştırılması ve kamuoyuna aktarılması gerektiğini vurguladı.
Almanya’nın birleşmesini de değerlendiren Kun, siyasi birleşmenin toplumlar arasındaki önyargıları kendiliğinden ortadan kaldırmadığına dikkat çekti. Doğu ve Batı Almanya arasında birleşme sonrasında da karşılıklı kalıp yargıların sürdüğünü hatırlatan Kun, savaş yaşamış Kuzey ve Güney Kore toplumları arasındaki mesafenin aşılmasının daha kapsamlı bir toplumsal iyileşme gerektirdiğini ifade etti.
Kun, barış sürecinin iki tarafın aynı olduğunu varsaymak yerine aralarındaki farklılıkları kabul etmekle başlayabileceğini belirterek, Kore Yarımadası dışındaki diaspora topluluklarının da bu sürece dahil edilmesi gerektiğini kaydetti.
Doğu Avrupa’nın birleşme deneyimi Kore için örnek gösterildi

Macaristan’da akademik çalışmalar yürüten profesör Kim Bogook, Doğu Avrupa’nın siyasi dönüşüm ve birleşme deneyimlerinin Kore Yarımadası’nda barış arayışına katkı sağlayabileceğini belirtti. Kore’nin coğrafi konumu nedeniyle kara yoluyla diğer ülkelere ulaşımın mümkün olmadığını hatırlatan Bogook, Kuzey ve Güney Kore arasında barış sağlanmasa bile insanların ve fikirlerin dolaşımını kolaylaştıracak adımların önemine dikkat çekti.
Macaristan’ın 1989’da Avusturya sınırını açmasının Doğu Almanya’dan Batı’ya geçişleri kolaylaştırdığını ve Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla sonuçlanan sürece katkıda bulunduğunu anlatan Bogook, bu deneyimin Koreler arasındaki ilişkiler açısından incelenebileceğini ifade etti. Bogook, Doğu Avrupa ülkelerinin sosyalist sistemden farklı siyasi ve ekonomik yapılara geçiş süreçlerinin de Kore için önemli karşılaştırma örnekleri sunduğunu kaydetti.
Kuzey ve Güney Kore arasında geçmişte ortak ekonomik faaliyetlerin yürütüldüğü Kaesong Sanayi Bölgesi’ni hatırlatan Bogook, siyasi anlaşmazlıklara rağmen iki tarafın bir araya gelebileceği ortak alanların oluşturulmasını önerdi. Bu tür alanların iletişim ve iş birliğini destekleyebileceğini belirten Bogook, Türkiye’nin de iki taraf arasında temas kurulmasına katkı sağlayabilecek ülkelerden biri olabileceğini dile getirdi.
